2000’li yılların başlarında, toplumun içine düştüğü ve gittikçe derinleşen sosyal, ekonomik, siyasal mahiyetli çöküş hali, sorumluluk sahibi herkesi düşündürüyor ve çare üretmeye sevk ediyordu. O güne kadar sürdürülen sözümona parlamenter demokratik rejim insanımızın temel problemlerini çözemediği gibi daha da derinleştirerek kronik hale getirmiş, metastaz yaptırmış ağır aksak da olsa yürüyen hukuk düzenini iyice aksatarak toplumsal ayrışmayı derinleştirmiş ve neredeyse tedavisini imkansız hale getirmiştir.
İşte böyle bir sosyal ve siyasal iklimde toplumun derdiyle dertlenen bir avuç idealist arkadaş olarak inisiyatif almaya, sabırlı bir mücadele başlatmaya niyetlendik. Bu niyetimize sadık olarak hem düşünsel hem de eylemsel bir hikâye yazmaya başladık.
“Sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik anlamda bir tükeniş trendine giren ülkenin bu makus talihini nasıl dönüştürebiliriz?” sorusuna odaklandık. Aynı zamanda cevaplarını aramak üzere şu soruları da kendimize sorduk:
Medeniyetimizin kodları üzerinden nasıl bir ıslah / yenileme projesi geliştirebiliriz?
Hedefe ulaşabilmek için nasıl bir yöntem oluşturabilir, hangi stratejileri geliştirebiliriz?
Zayıf omuzlarımızla bu ağır emaneti sırtlayabilir miyiz?
2002 yılında çalışmalarımızı yürütebileceğimiz çatı bir kuruluş olarak, ‘Kutupyıldızı Düşünce ve Bilgi Topluluğu Dostluk ve Dayanışma Derneği’ni kurduk. ‘Kutupyıldızı’, iddialı bir isimlendirme olsa da yüreğimizde beslediğimiz ideal için en uygun kavramdı. Toplumumuz yönsüz, rehbersiz, başsız kalmıştı. Bu durumun sebep olduğu toplumsal dağınıklığı ve parçalanmışlığı derleyip, toplayacak; topluma Kutupyıldızı misali yeni bir istikamet gösterecek, toplumu aydınlatacak, rehberlik edecek nitelikte önder bir kadro olup olmayacağımıza dair uzun uzadıya beyin fırtınaları gerçekleştirdik.
Ayrıca belirlenen hedeflere ulaşmak için güçlü ve uzun soluklu dostluklara, dayanışmaya ve ekip ruhuna ihtiyaç duyuyorduk. Yarı yolda bizi bırakmayacak samimi, dürüst, erdemli arkadaşlarla yol yürümek…
O günlerde amatör ve samimi duygularla Dernekte tutuşturduğumuz çoban ateşiyle topluma bir ışık, bir umut olmaya çalıştık. Sosyal ve siyasal inisiyatifimizin amaç ve niyetini kamuoyu ile birkaç kez paylaştık. Bu paylaşımlarda ifade ettiğimiz hususlarda uzun soluklu bir çalışma programı oluşturduk. Hem teorik ve hem de pratik anlamda yapabileceklerimizi planlamaya ve uygulamaya çalıştık.
Gençtik, idealisttik, iyi niyetliydik ama tahayyül ettiğimiz hedefe ulaşmak için dışımızdaki dünyayı ıslahtan önce kendi iç dünyamıza yöneldik. Üstlenmeye niyetlendiğimiz misyonu yerine getirmek için öncelikle kendimizi yeniden inşa etmemiz gerektiği zaruretine binaen medeniyetimizin istinat ettiği temel değerler üzerinde çalışma programları icra ettik. Sosyoloji, tarih, ilahiyat, siyaset ile ilgili disiplinlerde eğitim çalışmaları organize ettik. Seminer, konferans ve panellerle hem iç yapımızı güçlendirmek ve hem de mütevazi mesajlarımızı kamuoyunda paylaşmayı hedefledik. Bu çalışmalarımız düzenli olarak altı yıl sürdü.
Çalışmalarımızın semerelerini alacağımız bir vakitte Türkiye olağanüstü şartlara teslim oldu. 2013’ten itibaren Türkiye’nin anti demokratik şartlara teslim olmaya başladığını gördüğümüzde bu tehlikeli sürecin önünü almak için güçlü bir inisiyatif almaya niyetlendik. Bir makas değişikliğiyle yeni bir mücadele için inisiyatif kuşandık. Bir isim değişikliğiyle yeni mücadelemizin hedeflerini belirledik. İşte Anadolu Hak ve Adalet Hareketi (AHAD) tam da bu sürecin bir ürünü olarak doğdu.
Yeni bir medeniyetin kozasını örmeye niyetli bizler için hareketin adındaki ‘Anadolu’ vurgusu bilinçli, önemli ve anlamlı bir tercihtir. Anadolu, yalnızca bir coğrafi alanın adı değil; binlerce yıllık medeniyet birikiminin, ortak hafızanın ve birlikte yaşama kültürünün sembolüdür. Üzerinde yaşadığımız bu kadim topraklar, farklı kültürlerin, inançların ve toplulukların asırlar boyunca bir arada yaşama tecrübesini bünyesinde taşımaktadır. Arzuladığımız siyasi değişim hareketi de bu köklü medeniyet mirasından, adalet anlayışından ve insan merkezli değerlerden beslenmeyi hedeflemektedir. Bu noktada “Anadolu” vurgusunun bir coğrafi sınırdan çok bir medeniyet iddiasını, ortak hafızayı ve birlikte yaşama kültürünü temsil ettiğini söylemek istiyoruz. Bu zaviyeden bakıldığında Anadolu kavramını; Sinop’tan Hataya, Edirne’den Kars’a kadar ülkemizin her köşesini kuşatan geniş anlamlı bir şemsiye kavram olarak kullandığımızı ifade etmek istiyoruz.
Oluşturduğumuz bir heyetle ülkedeki kanaat önderlerini, aydınları ziyaret ederek yakın zamanda vuku bulma ihtimali yüksek tehlikeyi haber verip, birlikte inisiyatif almaya davet ettik. Davetlerimiz önemli ölçüde karşılıksız kaldı. Muhafazakar mahallemizde, bütün olumsuz uygulama ve sonuçlarına rağmen Ak Parti iktidarının sözkonusu badireleri atlatabileceği gibi yaygın bir kanaat vardı. Ayrıca iç siyasetin sertleşmesinden çekinen, risk almaya cesaret edemeyenler farklı mazeretler ileri sürerek düşündüğümüz toplumsal barış projemize yeterince destek vermediler.
Bu toplumsal vaziyet 15 Temmuz Darbe Teşebbüsüne kadar sürdü. Ki ondan sonra malum olduğu üzere ülke tamamen hukuksuzluğa teslim oldu. Olağanüstü süreçlerle birlikte hukuk rafa kaldırıldı ve sivil ruh tasfiye edildi. Biz de haliyle çalışmalarımıza ara vermek zorunda kaldık. Benzetmek doğru olacaksa bir fetret dönemine girdik.
Geldiğimiz noktada, ülkemizin ve dünyanın içinden geçtiği olağanüstü şartlar insanlığı yeni arayışlara yöneltmiştir. Özellikle Gazze soykırımına ve ABD-İsrail ittifakının sahici hiçbir gerekçeye dayanmadan İran’a saldırmasına kayıtsız kalan, insan hakları açısından kendisinden beklenilen performansı gösteremeyen demokrasi bayraktarlığı yapan Avrupa ülkeleri ciddi bir itibar kaybına uğramıştır. ABD ve onun koşulsuz destek verdiği Siyonist İsrail yönetiminin hak, hukuk tanımayan saldırganlığı gün yüzüne çıkmıştır. Toplumlar Siyonistlerin ülke yönetimleri üzerinde ideolojik bir hakimiyet kurma niyetinde olduklarını ve bu niyetlerini gerçekleştirmek için her türlü hile ve desiseye başvurduklarını açık bir şekilde görmüşlerdir. Dünyada ilk defa Siyonist lobi hakimiyetine itirazlar ciddi bir şekilde yükselmiştir. 21. Yüzyılla birlikte Holokost mağduriyetine yaslanan Siyonist gücün karanlık ajandası önemli ölçüde deşifre edilmiştir.
İçeride ve dışarıda yaşanan ve yaşanmakta olan tüm olaylar sadece kendi toplumumuz için değil; insanlığa yeni bir siyasal, sosyal proje sunacak güçlü bir oluşuma / iradeye ihtiyacı ortaya çıkarmaktadır.
Yukarıda çizmeye çalıştığımız tabloyu dikkate alarak ve ülkemizde olağanüstü süreçlerin görece yavaşladığı bugünleri fırsat bilerek yeniden harekete geçiyoruz; on sene önce Anadolu coğrafyasına serptiğimiz tohumlara yeniden su vermeye başlıyoruz.